Eski yazılarıma bakıyorum da, vazgeçilen taraf olmaktan ne muzdaripmişim. Dost dediğim insanların, benden vazgeçmelerinden, kolay vazgeçilebilir olmamdan bahsetmişim. Neden bu kadar kolay, bu kadar mı değersizim diye sorup durmuşum. Ben olmasam ne olacak, ne değişecek sanki demişim sürekli. Oysa şimdi bakıyorum, ben de daha kolay vazgeçiyorum. Vazgeçilen taraf olmak da belki bu yüzden çok dokunmuyor artık. Değer verdiğim çoğu şeyin, sandığımdan daha değersiz olduğunu düşünmeye başladım sanırım. O yüzden, vazgeçmek de kolay, vazgeçilmek de. Ya da artık emek verecek gücüm kalmamış, emek verdiklerime umudum kalmamış. Öğrenmişim ki, sadece şarkılarda kitaplardaki gibi değil, gerçek anlamda yalnızız. Kendin hariç vazgeçmek de kolaylaşmış haliyle. Görmüşüm ki, çıkarlarına en ufak ters düşen durumda sırtında anında birden fazla bıçak hissediyormuş insan. Hem de yüzüne gülmeye devam ederlerken. Çıkarlarına uymaya başlayınca da, mahsun bakışlarla geri dönüyorlarmış tıpış tıpış...
Vazgeçmek her zaman kaçış değil, her zaman kabullenmek değil. Tersine, başka bir alternatifi tercih etmek, karar vermek. Kötü olduğunu hissettiğinden, zarar verdiğini bildiğinden, delice sevsen de, kardeşim desen de, dostum bilsen de vazgeçmek gerek. En tehlikelisi vazgeçmemek. Sevdiğine, kıyamadığına, her zor zamanında yanında olmak için menfaat hesabı yapmadığına zayıfsın çünkü. Bir güleryüzüne, iki tatlı sözüne seriyorsun yelkenleri, unutuyorsun sana yapılanları. Affetmek zul gelmiyor sana. Sonra öyle bir an geliyor ki, paylaştığın herşey, tüm zayıflıkların, sırların, kırılganlıkların ok gibi tek tek saplanıyor vücudunun dört yanına. O zaman hatırlıyorsun, daha önce anladığını ama vazgeçemediğini. Vazgeçmek lazım bazen, ne kadar kanatsa da. Vazgeçmek lazım bazen, ne kadar özletse de. Rüyaların hep seninle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder